Mustafa Ve Arkadaşları Gökkuşağının Peşinde


Güneşli bir sabah, Mustafa ve arkadaşları bahçede oynuyorlardı. Aniden yağmur yağmaya başladı. Minik damlalar yapraklara düşüyor, toprak güzel kokuyordu. Çocuklar koşarak büyük bir ağacın altına sığındılar. Yağmur dinince gökyüzünde harika bir gökkuşağı belirdi. Mustafa heyecanla parmağını uzattı. “Bakın!” diye bağırdı. “Şu gökkuşağının ucunda bir hazine olmalı!”
Arkadaşları merakla birbirlerine baktılar. Zeynep gülümseyerek, “Hadi gidip bulalım!” dedi. Küçük Ali biraz çekingen duruyordu. “Ya çok uzaksa?” diye sordu. Mustafa onun elini tuttu. “Korkma, birlikte olursak her yere gideriz,” dedi. O sırada bir kelebek kanat çırptı. Çocuklar kelebeğin peşine takıldılar. Kelebek onları rengârenk çiçeklerle dolu bir çayıra götürdü.
Çayırda yürürken her bir çiçeğin farklı bir renkte olduğunu fark ettiler. Kırmızı gelincikler, sarı papatyalar, mavi menekşeler… Gökkuşağının her rengi buradaydı. Zeynep bir papatyayı kokladı. “Gökkuşağının ucundaki hazine belki de bu çiçeklerdir,” diye fısıldadı. Tam o sırada bir kuş cıvıldadı ve küçük bir dere sesi duyuldu. Çocuklar derenin kenarına oturup ayaklarını suya salladılar.
Mustafa başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Gökkuşağı yavaşça kayboluyordu. Ama içinde bir mutluluk vardı. Hazinenin aslında arkadaşlarıyla geçirdiği bu güzel an olduğunu anlamıştı. Birlikte gülüp oynamak, yeni yerler keşfetmek en büyük hazineydi. Akşam olurken eve dönme vakti geldiğinde hepsi yorgun ama çok mutluydu.



