Göl Kenarında Paylaşılan Sıcak Bir Çay


Bir varmış bir yokmuş. Gölün kenarında minik bir taş ev varmış. Bu evde yaşlı bir nine ile küçük bir torun yaşarmış. Hava soğumaya başlayınca nine, eski bir bakır semaveri çıkarırmış. Semaverin karnına odunları dizer, ateşi üflermiş. Alevler cızırdarken su ısınmaya başlarmış. Torun, dedesinin yaptığı tahta sandalyede oturur, göle bakarmış. Gölün üstünde incecik bir buğu varmış. Ördekler uzaktan vakvaklarmış.
Bir gün torun, nineye sormuş: “Nine, neden hep göl kenarında içeriz çayı?” Nine gülümsemiş. Gözlerinde bir ışıltı belirmiş. “Çünkü su, ateşle dost olduğunda ortaya çıkan buhar, gökyüzüne yükselir. Sonra yağmur olup tekrar göle düşer. Çay da böyledir,” demiş. Torun anlamamış ama içine bir sıcaklık yayılmış. Semaverin üstündeki demlikten incecik bir çay akıyormuş. Bardaklar ince belliymiş. Her bir bardağa bir parça şeker atarlarmış. Şeker erirken çıkan o ince ses, gölün sessizliğine karışırmış.
Tam o sırada minik bir serçe, pencerenin önüne konmuş. Minik gagasıyla cama vurmuş. “Vak vak,” dememiş ama “cik cik” demiş. Torun hemen bir parça ekmek kırıntısı almış. Kapıyı aralamış. Serçe, ekmek kırıntısını alıp uçmuş ama geri gelmiş. Bu sefer yanında bir başka serçe daha varmış. İkisi birlikte konmuşlar. Nine, “Bak, çayın sıcaklığı böcekleri de çağırır,” demiş. Aslında serçeler soğuktan kaçıp sıcaklığa gelmiş. Ama torun için bu, bir masalın başlangıcıymış.
Gün batana kadar oturmuşlar. Güneş, gölün üstünde turuncu bir top gibi parlıyormuş. Her yudumda daha da ısınmışlar. Nine, torunun saçlarını okşamış. “İşte hayat böyledir,” demiş. “Bazen bir yudum çay, bazen bir serçenin kanadı. Ama en güzeli, bunu paylaşmaktır.” Torun, o akşam hiç unutmamış. Soğuk bir günde sıcak bir çay, bir nine, bir torun ve iki serçe. Hepsi aynı masaldaymış.



