Burak’ın Sonsuz Bahçesinde Çiçekler Konuşuyor


Bir varmış, bir yokmuş. Uzak bir diyarın en güzel köşesinde, Burak adında bir çocuk yaşarmış. Bu çocuğun en sevdiği şey, evinin hemen arkasındaki o kocaman, rengârenk bahçeydi. Bu bahçe sıradan bir bahçe değildi. İçinde öyle çiçekler vardı ki, onlar rüzgârın sesini dinler, yağmurun tadını alır ve en önemlisi, birbirleriyle konuşurlardı. Burak bu sırrı ilk kez bir sabah keşfetti.
Güneş yeni doğmuş, çimenlerin üzerinde minik su damlacıkları parlıyordu. Burak, büyük bir kırmızı gülün yanına çömeldi. Tam o sırada, hafif bir fısıltı duydu. Gül, yanındaki mor sümbüle dönüp “Bugün çok mu geç kaldın?” diye soruyordu. Sümbül ise yapraklarını sallayarak “Yok canım, tam zamanında uyandım” diye cevap verdi. Burak’ın gözleri kocaman oldu. Çiçekler konuşuyordu. Kalbi heyecanla çarpmaya başladı.
O günden sonra Burak, her gün onların sohbetlerine kulak misafiri oldu. Bir gün bahçenin en yaşlı ağacının dibinde, ufak bir papatyanın ağladığını gördü. Papatya, yapraklarının bir tanesini kaybetmişti. Burak çok üzüldü ve hemen bir çözüm bulmak istedi. Koşarak eve gitti, küçük bir sulama kabına can suyu doldurdu. Papatyanın köklerine yavaşça döktü. “Merak etme, yeni yaprakların çıkacak” dedi fısıldayarak. Papatya minnettar bir sesle, “Teşekkür ederim Burak” dedi. O an Burak, bu bahçenin sadece bir oyun alanı değil, arkadaşlarıyla dolu büyülü bir dünya olduğunu anladı.
Günler geçtikçe Burak, çiçeklerin dilini daha iyi öğrendi. Onlara şarkılar söyledi, yabani otları temizledi ve her birine isim verdi. Sarı laleye “Güneş”, beyaz zambaka “Ay” adını taktı. Bahçe artık Burak’ın ikinci eviydi. Akşamları, yıldızlar gökyüzünde belirirken, tüm çiçekler Burak’a veda ederdi. Onların yapraklarından yükselen o tatlı hışırtı, Burak’a her zaman huzur verirdi. Artık biliyordu ki, sevgiyle baktığı her şey canlanır ve onunla konuşurdu.



