Altın Balıkla Deniz Altında Bir Gün


Bir varmış, bir yokmuş. Denizlerin en mavisi, suların en berrağında küçük bir balık yaşarmış. Bu balık, diğerlerinden farklıymış. Pulları güneş ışığı gibi parlar, altın sarısı bir ışıltı yayarmış etrafa. Adı da Altın Balık’mış. Her sabah, deniz anasının yumuşacık kolları arasında uyanır, mercanların arasında oynarmış. Ama içinde bir merak varmış. Derinlerde ne olduğunu çok merak edermiş.
Bir gün, Altın Balık biraz daha derine yüzmeye karar vermiş. Arkadaşı Küçük Ahtapot ona seslenmiş: “Sakın derinlere gitme, orası karanlık ve korkunç!” demiş. Ama Altın Balık, “Korkmuyorum, ben sadece görmek istiyorum,” diye cevap vermiş. Yüzdükçe sular kararmış, etraftaki renkler solmaya başlamış. Minik kalbi hızlı hızlı atmış. Tam geri dönecekken, bir de ne görsün? Pırıl pırıl bir mağara açılmış önünde. Mağaranın duvarları denizyıldızlarıyla kaplıymış. Ortada ise yaşlı bir kaplumbağa uyuyormuş.
Altın Balık, “Merhaba,” demiş usulca. Kaplumbağa gözlerini açmış. “Hoş geldin küçük ışıltı,” demiş. “Seni bekliyordum.” Altın Balık şaşırmış. “Beni mi bekliyordunuz?” diye sormuş. Kaplumbağa gülümsemiş ve eski bir deniz kabuğunun içinden küçük bir inci çıkarmış. “Bu inci, cesur kalpler için bir hediyedir. Onu al ve arkadaşlarına götür. Işıltını paylaştıkça büyüyeceksin,” demiş. Altın Balık, incinin sıcaklığını hissedince içini bir huzur kaplamış. Hemen yukarıya, arkadaşlarının yanına dönmüş.
O günden sonra Altın Balık, her akşam arkadaşlarına mağarada gördüklerini anlatmış. Onlara deniz altındaki gizemli yolları ve yaşlı kaplumbağanın bilgeliğini anlatmış. Küçük Ahtapot bile korkusunu yenip onunla birlikte yüzmeye başlamış. Artık Altın Balık yalnızca parlak pullarıyla değil, paylaştığı cesaret ve iyilikle de tanınırmış. Dalgalar usulca kıyıya vururken, okyanusun derinliklerinde küçük bir dostluk ışığı parıldamaya devam etmiş.



