Minik Kaplumbağanın Uzun Yolu


Bir varmış bir yokmuş, yemyeşil bir ormanın kıyısında, küçük bir kaplumbağa yaşarmış. Adı Pıtır’mış. Pıtır’ın sırtındaki kabuğu, üzerinde minik sarı benekler olan koyu yeşil bir tepeciğe benzer, güneş vurunca pırıl pırıl parlarmış. Pıtır evini, yani bu güzel kabuğunu çok severmiş ama bazen onun ne kadar ağır olduğunu düşünür, iç geçirirmiş.
Bir sabah, ormanın derinliklerinden harika bir koku gelmiş. Bu koku, taze çileklerin ve yabani nanenin birbirine karıştığı tatlı bir rüzgârmış. Pıtır’ın burnu hemen havaya kalkmış. “Bu koku nereden geliyor?” diye sormuş kendi kendine. Merakı o kadar büyümüş ki, hemen yola koyulmaya karar vermiş. Ama bir sorun varmış: Yolu bilmiyormuş. Minnacık bacaklarıyla ilerlemeye başlamış. Her adımda kabuğu ona “Hadi, sen yapabilirsin,” der gibi hafifçe sallanıyormuş.
Yolda bir karınca ordusuyla karşılaşmış. Karıncalar kocaman bir çam dalını taşıyormuş. Pıtır onlara sormuş: “Merhaba arkadaşlar, bu güzel kokunun geldiği yere nasıl gidebilirim?” Karıncaların lideri, iri gözlü bir karınca, durup Pıtır’a bakmış. “O kokuyu biz de duyuyoruz” demiş. “Ama bizim yükümüz çok ağır. Belki sen bize yardım edersen, biz de sana yolu gösteririz.” Pıtır önce düşünmüş. Onun da yolu uzun, hem de çok yavaş bir kaplumbağaymış. Ama sonra küçük kalbi kocaman bir iyilikle dolmuş. “Tabii ki yardım ederim” demiş.
Pıtır, sırtındaki sağlam kabuğuyla çam dalının bir ucunu kaldırmış. Karıncalar diğer ucunu tutmuş. Birlikte, yavaş yavaş, dalı yuvalarının önüne kadar taşımışlar. Karıncalar çok mutlu olmuş. Lider karınca, Pıtır’a teşekkür edip küçük bir yaprağın üzerine bir çizgi çizmiş. “Bu çizgiyi takip et” demiş. “Seni doğru yere götürecek.” Pıtır, yaprağı dikkatlice kabuğunun kenarına yerleştirmiş. Artık bir yol haritası varmış.
Çizgiyi takip ederken karşısına minik bir dere çıkmış. Dere o kadar berrakmış ki, içinde yüzen rengârenk taşlar görünüyormuş. Pıtır suya girmekten korkmuş. “Ya kabuğum ıslanırsa?” diye endişelenmiş. Tam o sırada, suyun üzerinde zıplayan bir kurbağa görmüş. Kurbağa ona seslenmiş: “Merhaba küçük kaplumbağa! Nereye gidiyorsun bu kadar aceleyle?” Pıtır, kokuyu ve çizgiyi anlatmış. Kurbağa gülümsemiş. “O zaman ben sana yardım edeyim. Sırtıma bin, seni karşıya geçireyim.” Pıtır önce biraz çekinmiş ama sonra kurbağanın sırtına nazikçe tırmanmış. Kurbağa, hop hop hop diye zıplayarak dereyi geçmiş. Pıtır’ın kabuğu hiç ıslanmamış, sadece üzerine birkaç su damlası sıçramış. Bu damlalar güneşte elmas gibi parlamış.
Derinin öbür tarafında, çizginin bittiği yerde, kocaman bir çilek tarlası varmış. İşte o harika koku buradaymış! Pıtır’ın gözleri kamaşmış. O kadar çok çilek varmış ki, hepsi kıpkırmızı ve olgunmuş. Pıtır, yorulmuş bacaklarını dinlendirmek için bir çileğin yanına oturmuş. Tam bir çileği koparacakken, bir arı vızıldayarak yanına gelmiş. “Bu çilekler hepimizin” demiş arı. “Ama sen buraya kadar gelmişsin, eminim çok yorulmuşsundur. En tatlı çileği seçmen için sana yardım edeyim.” Arı, Pıtır’a en güneş alan, en iri çileği göstermiş. Pıtır o çileği koparmış ve ilk lokmayı aldığında gözlerini kapatmış. Tadı, ormanın en güzel kokusu kadar tatlıymış.
Pıtır, o gün öğrendiği bir şeyi hiç unutmamış. Yolda karşılaştığı her hayvan, ona bir iyilik yapmış. O da onlara yardım etmiş. Bazen yavaş olmanın, bazen de kabuğunun ağırlığının bir engel değil, bir hediye olduğunu anlamış. Çünkü o ağır kabuk sayesinde çam dalını taşıyabilmiş, su damlalarını üzerinde taşıyabilmiş ve en önemlisi, her anın tadını yavaş yavaş çıkarabilmiş. Minik kaplumbağa, doyasıya bir gün geçirmiş. Akşam olurken, yuvasına dönmek için yola koyulmuş. Bu sefer yalnız değilmiş. Sırtında birkaç tane çilek, kalbinde ise koskoca bir mutluluk varmış.



