Küçük Prensesin Gökkuşağına Yolculuğu Nasıl Başladı?


Bir varmış bir yokmuş. Güneşin her sabah önce tepeleri, sonra da minik çiçekleri öptüğü bir ülke varmış. Bu ülkenin en ucunda, pastel renkli bir evde küçük bir prenses yaşarmış. Adı Ela’ymış. Ela, her gece penceresinden yıldızlara bakmayı çok severmiş. Ama bir akşam, gökyüzünde gördüğü bir şey onu çok heyecanlandırmış. Yağmur sonrası beliren bir gökkuşağı değilmiş bu. Hayır. Gökkuşağının tam ortasında, sanki bir el feneri gibi parlayan minik bir ışık varmış.
Ela ertesi sabah erkenden uyanmış. Bahçeye çıkmış. O ışığın düştüğü yeri bulmak istemiş. Bahçede dolaşırken karşısına konuşan bir tavşan çıkmış. Tavşanın tüyleri pamuk gibi beyazmış. “Merhaba küçük prenses,” demiş tavşan. Ela çok şaşırmış. “Ben Zıpzıp,” demiş tavşan. “O ışık bir tohum. Gökkuşağının en derin noktasından düştü buraya. Onu bulmalıyız, yoksa kaybolup gidecek.” Ela hemen kabul etmiş. İkisi birlikte yola koyulmuş.
Yürüdükçe renkler değişmeye başlamış. Önce her şey maviymiş. Sonra sarıya dönmüş. Ela’nın ayaklarının altındaki çimenler bile pembe bir halı gibi yumuşacık olmuş. Zıpzıp tavşan önden gidiyor, bazen durup kulaklarını dikiyormuş. “Sessiz ol,” demiş bir ara. “Işık tohumu şimdi uyuyor. Onu ürkütmemeliyiz.” Ela parmak uçlarında yürümüş. Sonunda, küçük bir ağacın altında, toprağa gömülü bir kutu bulmuşlar. Kutunun içinde, işte o ışık varmış. Ama bu sefer daha büyük ve daha parlaktı. Ela kutuyu açınca, ışık birden havaya yükselmiş. Gökyüzüne doğru süzülmüş. Ve Ela’nın gözlerinin önünde, yepyeni, beş renkli bir gökkuşağı belirmiş.



