Yağmur Damlasının Gökyüzünden Yeryüzüne Yolculuğu


Bir zamanlar, gökyüzünün en yüksek katında, küçük bir su damlası yaşarmış. Adı Damla’ymış. O kadar küçükmüş ki, bir bulutun yumuşacık yastığında bile zar zor görünürmüş. Her gün diğer damlalarla oynar, rüzgârın getirdiği masalları dinlermiş. Ama içinde bir merak büyürmüş. Yeryüzü denen o gizemli yere inmek istiyormuş. Arkadaşları ona, “Orası çok büyük ve bilinmez,” derlermiş. Damla ise, “Ama görmek istiyorum,” diye fısıldarmış. Bir gün, soğuk bir rüzgâr esmiş. Damla’nın bulutu hafifçe titremiş. İşte o an, Damla cesaretini toplamış ve kendini aşağıya bırakmış. Bir anda düşmeye başlamış.
Önce incecik bir sisin arasından geçmiş. Sonra bir kuşun kanadına değmiş. Kuş, “Hoş geldin küçük yolcu,” diye cıvıldamış. Damla hızla yoluna devam etmiş. Aşağıda, koskoca bir orman belirmiş. Ağaçların yaprakları birer küçük avuç gibiymiş. Damla, bir yaprağın üzerine konmuş. Yaprak, “Ne kadar taze ve temizsin,” demiş. Damla ilk kez bir canlıya dokunmuş. Kalbi sevinçle dolmuş. Ama sonra yapraktan kayıp toprağa düşmüş. Toprak onu hemen içine çekmiş. Etraf kapkaranlıkmış. Damla korkmuş. “Burada ışık yok, arkadaşım yok,” diye düşünmüş. Tam o sırada, minik bir solucan yanına sokulmuş. “Merak etme,” demiş solucan. “Burada yalnız değilsin. Birlikte toprağı besleyeceğiz.”
Damla, solucanın sözleriyle biraz rahatlamış. Toprağın derinliklerinde ilerlerken bir kökün ucuna rastlamış. Kök, “Gel, seni yukarı çıkarayım,” diye fısıldamış. Damla, kökün içinde yükselmeye başlamış. Yavaş yavaş, yeniden gün ışığına kavuşmuş. Bir çiçeğin sapına ulaşmış. Çiçek onu bir damla çiy olarak taç yapraklarına yerleştirmiş. Güneş doğmuş ve Damla’nın üzerinde pırıl pırıl parlamış. Artık bir çiçeğin gözyaşı gibiydi. O an anlamış ki, bu yolculuk onu küçültmemiş, aksine daha da değerli kılmış. Rüzgâr esmiş, Damla yeniden gökyüzüne doğru yükselmiş. Ama bu kez içinde bir sır taşıyormuş. Artık yeryüzünü tanıyan bir damlaymış.



