Denizkızının Saklı Hazinesi


Denizlerin derinliklerinde, yosunlarla kaplı kayaların arasında küçük bir denizkızı yaşarmış. Adı Mercan’mış. Mercan, her gün arkadaşlarıyla oyunlar oynar, rengârenk balıkları kovalar, denizanalarının dansını izlermiş. Ama içinde hep bir merak varmış. Dedesi ona sık sık saklı bir hazineden söz edermiş. “Bu hazineyi bulmak kolay değil,” dermiş. “Onu yalnızca kalbi temiz olanlar görebilir.”
Bir sabah Mercan, en yakın arkadaşı Köpük’le birlikte yüzerken bir ışıltı görmüş. Işıltı, eski bir gemi enkazının yanından geliyormuş. “Acaba hazine burada mı?” diye sormuş Mercan heyecanla. Köpük biraz korkmuş ama merak onu da sarmış. İkisi birlikte enkaza doğru yüzmüşler. Tam o sırada büyük bir istiridye kabuğu açılmış. İçinde bembeyaz bir inci parlıyormuş. Ama bu sıradan bir inci değilmiş. İncinin içinde küçük bir ışık dans ediyormuş. Mercan usulca elini uzatmış ve inciyi avucuna almış. İşte o an her şey değişmiş.
İnci, Mercan’a derin bir sessizlik fısıldamış. Ona anlıyor musun? der gibi bakmış. Mercan birden bütün deniz canlılarının kalp atışlarını duyabilmiş. Minik bir karidesin çekingenliğini, yaşlı bir yunusun bilgeliğini hissetmiş. Köpük şaşkınlıkla sormuş: “Ne oldu Mercan?” Mercan gülümsemiş ve hazinenin aslında anlamak olduğunu anlamış. Sadece görmek yetmezmiş. Dinlemek, hissetmek ve anlamaya çalışmak gerekiyormuş.
O günden sonra Mercan herkese bu sırrı anlatmış. Denizdeki her canlıya saygıyla yaklaşmış. Bazen bir yengecin derdini dinlemiş, bazen bir denizyıldızının yarasını sarmış. Mercan büyüdükçe incinin ışığı da büyümüş. Çünkü gerçek hazine, ne altın ne de gümüşmüş. Gerçek hazine paylaştıkça çoğalan sevgiymiş.



