Uçan Sandalyeyle Gökyüzünde Bir Gün


Bir varmış bir yokmuş. Küçük bir çocuk varmış adı Efe. Efe, her gece yatağında uyumadan önce pencereden gökyüzüne bakarmış. Yıldızlar öyle güzel parlar, ay öyle yumuşak ışıldarmış ki Efe hep onlara dokunmayı hayal edermiş. Bir akşam, babası ona tahtadan küçük bir sandalye yapmış. Bu sıradan bir sandalye değilmiş. Üzerinde minik gümüş kanatlar varmış. Efe sandalyeye oturur oturmaz, kanatlar hafifçe titremeye başlamış.
Sandalyenin fısıldayan bir sesi varmış. “Tutun sıkıca Efe,” demiş. “Gökyüzüne yolculuk edeceğiz.” Efe’nin kalbi heyecanla çarpmış. Sandalye yavaşça yerden yükselmiş. Önce odanın tavanına, sonra pencereden dışarı süzülmüşler. Rüzgar yüzüne vurmuş, saçlarını okşamış. Efe aşağıya bakmış. Evler küçücük karınca yuvalarına, arabalar ise minik böceklere benzemiş. Her şey ne kadar farklıymış böyle yüksekten.
Derken bir bulutun yanına gelmişler. Bulut pamuk gibi yumuşacık ve bembeyazmış. Efe elini uzatmış, bulutun içine daldırmış. O kadar serin ve hafifmiş ki parmaklarının arasından kayıp gitmiş. Sandalye daha da yükselmiş. Ay’a iyice yaklaşmışlar. Ay o kadar büyükmüş ki Efe üzerinde küçük çukurlar bile görebilmiş. “Merhaba Ay Dede,” diye fısıldamış Efe. Ay sanki ona gülümsemiş gibi gelmiş.
Yolculuk devam ederken bir yıldız kaymış. Efe çok sevinmiş. “Bir dilek tut,” demiş sandalye. Efe gözlerini kapatmış. “Keşke her gece böyle uçabilsem,” diye dilemiş. Sonra yavaşça geri dönmeye başlamışlar. Evine vardıklarında sabah olmak üzereymiş. Efe sandalyeden inmiş, kanatlarına teşekkür etmiş. O günden sonra her gece, uyumadan önce sandalyesine oturup gökyüzünü seyretmiş. Çünkü artık biliyormuş ki hayaller, bazen bir sandalyeyle bile gerçek olabilirmiş.



